1 Ocak 2014 Çarşamba

SÖZLER DÜŞEN DAMLACIKLAR

                           SÖZLERDEN
         Hidayet yoluna paralel bir hatta yolculuk etmek için aldığım bilette, insan aklının yaratılış itibariyle algılama kapasitesini çalıştıran sistemler içinde en geçerli olan, "Kıyas" metodunu kullandım.
         İçinde yer aldığımız şu alemde, hiçbir mahluk, fıtratı icabı, varlığını ve varoluş nedenini anladıktan sonra, kendine verilen teçhizatında bir eksiklik yoksa, kendine zarar vermeye meyledemez. Kainatta her şey "Kun!" emrince olur. Bu emre itaat ise iki şekilde tezahür eder.
         Birincisi, fiilleri emir olunduğu üzere yerine getirmek. Tıpkı bir makinenin donanımına göre tayin edilen işleri bir düğmeyle otomatik olarak, düzgün bir şekilde, bir robot misali ifa etmesi gibi. Kuran-ı Kerimde bahsi geçen ayetlerde bildirildiği gibi, karıncaların, arıların vb mahlukatın, bilgilerinin kaynağı “İlahi Emirdir”. Bir arı’ ya yaptırılan bal'ı hiçbir fabrika ya da makine tek başına imal edemez. Bu ve buna benzer nice etrafımızda binlerce örneklerdeki, mahlukatın kemalatında irade denilen seçenek ve seçme hakkı ve yüklendiği sorumluluğu yoktur.
İkincisi, fiiller yine emir olunduğu üzere yerine getirirken, bu işlerin gayesini, nedenlerini, ne için yapıldığını fark etmek ve artık umur adıyla işlerin umurunda olunarak yapılmasıdır. “Emir olunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabınca donanımlarını fark ederek her işi yaparken diğer mahlukattan, umurunda olarak ayrılmaktır. Bu noktada, her fiil, artık failinin seçimine bırakılmış gibi görülse de, yapılması gerekeni, olması gerektiği gibi değil de, yapılması gerektiği için yapmak gibi bir desise ile varılan neticelerde hayır ve şerri ayırmak güçtür. Çünkü bir şeyi kul için yapmak menfaat, Allah için yapmak marifet içindir.
İnsanın tüm mahlukata, hatta melekut alemine üstün kılındığı safhada, Haşr suresi, yirmi birinci ayet mucibince;
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ اْلاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ{٢١}
Kur'an-ı Kerim ( 547 )
“Eğer biz bu Kuranı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu Allah c.c korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
Dağların taşların yüklenemediğini elbet insan yüklenecek ve dağı taşı kendi isteği doğrultusunda şekillendirecekti. Her şeyin emrine sunulduğu iradeyi Murat la karıştırdı. Küçük dağları ben yarattım sandı. Her şeyin emrine sunulduğu nimetleri de muradından ayırdı. Çünkü nimetlerin de yönü tekamül üzeredir. Binecekleri vasıta yoluyla hizmetlerini tamamlarlar. Bir buğday tanesinin hizmetine, ereğine bakıp düşünen akıl sahibi asla nimetlere hor bakamaz. Bu nedenle insan vasfıyla cisimlendiğimiz şu alemde bize verilen önce Hayy sıfatından bir nefes ile hayat bulduktan sonra, Alim sıfatından bir nefes ile ilim kapısına vardığımızda, boyut kazanarak zaman ve mekan çerçevesiyle mahlukata baktığımızda elimizden tutan yöntem “biz bu misalleri insanlara ancak düşünüp ibret alsınlar diye veriyoruz..” hükmünce kıyas yapmaktır. İşte o zaman kainat kitabının ne olduğunu anlar ve hangi dilde  yazıldığını anlarız. Kıyas, misal; birin ikiyle olan münasebetince ortaya çıkar ve anlaşılır. Bu safhada ortaya çıkan fark, firak her anlamda ayrılık, zıtlığı da beraberinde ortaya çıkaracaktır ve irademize kendini sunacaktır. İfrat ve tefrit arasındaki muvazeneyi tartan terazi iradedir. İradenin danışmanı vicdandır.
Kısa bir girişle, okuduğum kitaplardan hareketle anlatmak istediklerimi bir kenara bırakmış, sanki birinin bana dikte ettirdiklerini yazar gibiydim. Bunu neden sonra fark ettim. Demek böyle gerekiyormuş diyerek, Sözlerden birkaç nükteyi kainatın hava dalgalarının aynasına gönderiyorum.
Risale-i Nur Külliyatından,  On birinci söz’ü okumaya başladığımda karşılaştığım yazılar,  bana Kuran-ı Kerim’i işaret ederek inanmazsan gel de bak dercesine şöyle başlıyordu.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

                                 ٭ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلَّيهَا  وَالْقَمَرِ اِذَا تَلَيهَ  وَضُحَيهَا ٭
                      ٭ وَ اْلاَرْضِ وَمَا طَحَيهَا     وَ السَّمَاءِ وَمَا بَنَيهَا وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشَيهَا ٭       
                                    وَ نَفْسٍ وَمَا سَوَّيهَا ٭ الخ    ٭     
“On bir” inci sözün başında karşılaştığım bu ayette, bir eksiğiyle “on” adet “vav” harfinin büklümündeki kulluk nişanına takıldım. “I “Elif “ in Allah c.c esmasının ilk harfinden, kulak içindeki kıvrımlardan ta taşıyıcı ve koruyucu sıfatının aksettirdiği ana rahmindeki hıfz ve üç karanlık faz denilen alemlerden insan vasfıyla şekillenen cenin’in tekamül yolculuğunda, şeklen bükülerek vav şekline gelip, nereden, neden geldim? nereye nasıl gideceğim ve gitmekteyim? sorularına, sırlarını sıvayan bir camın ayna haline gelerek eşyayı kendine görünür kıldığı gibi gösteren satırlara öylece daldım gittim.
Ben kimim ve neyim ki böyle bir Nur’un tercümanı olacağım derken, bir anda Sait ve Seyit isimlerinin tecellilerinden hareketle Nur sahibi anlamının etkileşimiyle adının sonuna eklenen bu isme mazhar olunan  birinin hitabını hisseder gibi oldum. Uzun bir süre önce odasının kapısındaki levhadan talebeliğimi talep ettiğim bir sırada okuduğum iki kelimeden cesaret alarak, şahs-ı manevisinden aldığımız feyz ve Yüce Allah c.c ve Resul-u Habib-i Kibriya’nın izniyle, öyle ki; istemeyi isteten, yazı yoluyla yaydırmayı nasip eden Allah’ın izniyle “yed-i emin” misali elimi eline bıraktım.
On birinci sözün başındaki ayetlere baktığımda “Vav” harflerinin bir araya ne şekilde geldiğini elbette müellifi bilir. Ancak “ve duha” ile başladığı halde o surenin içeriğinde olmayıp, diğer surelerden anlamca derlenen lafızları görünce tesadüfen yazılmadığını anladım. Hele, son lafız da “el hac” olarak bana kendini bildiren rumuzu, farz olan “Hac” gibi algılayıp tefekküre dalınca bana yolculuğu ima etti. Belki de bana kendini öyle bildiren o iki harf bir başkasınca başka bir hakikati bildiren bir rümuzdur. Gayrıyı elbette Allah c.c bilir.
Öyle ki; Hac, yeryüzü tuvalinde objelerimizi yerleştirmeye başlayacağımız merkez noktayı  belirleyen, konum itibarıyla da, sıfır  paralelinde olan o gizemli yokluğun, küçük alem olan insanın, cesedinde yol alacağı ve onun her saniye kapısında milyarlarca kez tokmak çaldığı kalbine doğru yönelerek yaptığı yolculukta azığını nasıl hazırlaması gerektiğini ve vav’ın diğer bir hükmü olan “kasem” sırrınca kulluğu hatırlayıp, verilenleri kullanmayı öğretiyor. Velhasıl Hac birçok cihetle varılan istasyon hükmünde yeryüzü seyahatinden başka bir cihetle de, on birinci sözlerde bana başka bir hakikat yolculuğunu anlattı. Öyle ki; bu insanın kendini tanıma safhasında çevreden ibret ve kıyas ile, kendinden kalbine ve oradan da kendinden kendine yolculuk diyebileceğim bir hidayet yolculuğuna çıkardı. Kendi cisminde Kaben olan kalbine yapacağın yolculuk Mirac ile rucu etme mertebelerine vardıran küçük duraklardır. İşte bedeninde çıktığın Hac yolculuğunda taşlayacağın şeytan kendi nefsindir.
Ey Hidayet yolunun yolcusu, en büyük kemalatını kendinden kendine tamamlarsın. Kimse kimseyi tamamlayamaz.Tamam olan inşaatın çatısına dikilen bayrak gibi senin de bir örtün çatına konulacak. O zaman Kemalatın mükemmelliğince “dönüş ancak O’na dır” hükmünce, gidiş dönüşlü biletlerle tamamlanacaktır. O’na dönüş “La mevcudu illa Allah” makamında ne artık yolculuk yoktur. Ne gidiş, ne geliş, ne başlangıç, ne bitiş belli değildir. Ancak Allah bilir. Her nokta cisimlendikçe boyut kazanır ama o noktada Haşr ve Bedii sırrınca sürekli süregelen bir yenilenme ve her bitişin başlangıç olduğu an denilen boyut. İşte bu boyutu on birinci sözün başına ve duha diyerek yerleştiren bir velinin sözlerinden bana sızan fısıltılar. Duha; yaratılışın zaman ile biçimlenmesi, şekillenmesi anıdır ki, bunu denizler dolusu mürekkeple yazsak anlatmaya, anlamaya ve yazmaya yetmez.
On birinci sözün başına koyduğu ayetlerin akışına beni teslim eden ve ille de iman ve Kuran diyen bir zatın nuruyla devam ediyorum.
İkinci ayette, kamer, ayın, gündüzün, gecenin hizmet üzere ictima vaziyetiyle birbirleriyle çekişmeksizin muhabbet ve uygunlukla görevlerini yaparken insana diğer yandan haşr ve neşri öğreterek örnek oluyorlar. Bunun aynen insandan da tezahürünü anlatıyorlar. On birinci söze- On birinci ayet olan Duhan suresini yerleştiren ve on tane vav dan sonra yanına on birinciyi de hacla tamamlatan bir yolculuktayım.
Duhan O en karanlığın sıyrıldığı gecenin, rahimden sıyrılan bir çocuk misaliyle gündüzü doğurduğu bir anda belirlenen insan suretinde şekillenen ve bizi, bize, bizim gibi gözükerek bildiren Hz.  Muhammed s.a.v nin Rahmani nur’unun cismani sıfatlara dönüşmesi ve Adem-Alem   ilişkisinde, kainatı ve kendini bilme, bildirme, uygulama safhaları on birinci sözden fışkıran nur damlacıkları oluyor.
Ardınca şems misaliyle buyuruyor; Nasıl ki güneş akşamüzeri battı diye yok olmuyor, sadece bir dahaki haşre, yenilenmeye kadar yani bir daha sıra sana gelinceye kadar devri daimdedir. Öyle ki; tıpkı senin bedeninde alıp verdiğin nefes gibi gidip geliyor, ışığını alıp veriyor. Bunları yaparken kendini yok etmiyor. Güneş battı diye güneş yok olmuyor, gündüz oldu diye de ay yok olmuyor, kendini göstermesi için karanlığı bekliyor. Güneş ısıtırken yakmıyor, aydınlatırken gözünü kamaştırmıyor. Eğer perdelerimiz ve perdeleri olamasaydı Koruyucu olan Rahim sıfatı tecellisini nasıl hissettirebilirdi. İşte on birinci sözün mahiyetinde hakikat deryasında yüzerken bir girdaba kapılmamak için gerekeni ve sahip olduğun aletlerini teçhizatlarını insana yudum yudum içirir gibi bildiren bir müellifden gelen esintiler.
Dur bakalım diyor, ayetlerin huzuruna varmak için geminde gerekli donanımlarını tedarik et. Her şeyden bir çift yüklediğin vücut gemindeki zıtlıkları önce ayır. Geminin bakımını yap, rota belirlemen yetmez, gemi sağlam olmalı bir yerinde en küçük delik geminin su alıp batmasına neden olur.Mürettebatını da ona göre ayarla, o geminin dümencisini mutfağa koyarsan, ya da dümeni kolsuz birinin eline verirsen alabora olursun. İşte önce donanımını sonra donanmanı hazırla sonra sefere çık.
Efal den fiil oluşturmak için meful olduğunu bilmek gerek. Diğer bir dille yaptığımız işlerden mesul olacağız. İrade ve sorumluluğa geri döndük bir daha. Çünkü çıktı karşıma yine İsra ; “Gece ve gündüz, güneş ve ay hesabı bilmeniz için gecenin karanlığını aydınlatan gündüzün tebdilini ediyorlar.” Fussilet 41 .Ayet diğer bir yönden elinde tespih uzanıyor,” gece ve gündüz onu tespih eden melekler ve felekler” Hadid 57 “gece uzar gündüz kısalır” tıpkı ömür uzadıkça bedenin fiillerinin azaldığı gibi..Alınacak ibretler çoktur.
Tekrar on birinci sözlerin ışığında yola devam edersek, önce alem içinde adem olup merkeziyetini tayin ederken, ister adımını ister rotanı hangi yöne doğru atacağını şöyle bir düşün ve verilen misallerle masal alemine dal. Kendini saraylarda şölenlerde eyle ama, iradeni, muradını, mürid olarak bil ve işittiğini irşat ederken, hakiki bir mürşit bulma yolundan, hakikatin bilgisiyle donanmaya hazır bir mürşit olma yolunu seç.
 Not; Yazılarımda her ne kadar alıntılarım olsa da derlemelerim ve deneme yazılarım olsa da, tasdikli olup yalnız Allah rızası için paylaşılmaktadır. Ticari amaçlı kullanılmamasını rica ederim.((Devam Edecek inş)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder