SÖZLERDEN
Hidayet
yoluna paralel bir hatta yolculuk etmek için aldığım bilette, insan aklının
yaratılış itibariyle algılama kapasitesini çalıştıran sistemler içinde en
geçerli olan, "Kıyas" metodunu kullandım.
İçinde
yer aldığımız şu alemde, hiçbir mahluk, fıtratı icabı, varlığını ve varoluş
nedenini anladıktan sonra, kendine verilen teçhizatında bir eksiklik yoksa,
kendine zarar vermeye meyledemez. Kainatta her şey "Kun!" emrince
olur. Bu emre itaat ise iki şekilde tezahür eder.
Birincisi,
fiilleri emir olunduğu üzere yerine getirmek. Tıpkı bir makinenin donanımına
göre tayin edilen işleri bir düğmeyle otomatik olarak, düzgün bir şekilde, bir
robot misali ifa etmesi gibi. Kuran-ı Kerimde bahsi geçen ayetlerde
bildirildiği gibi, karıncaların, arıların vb mahlukatın, bilgilerinin kaynağı “İlahi
Emirdir”. Bir arı’ ya yaptırılan bal'ı hiçbir fabrika ya da makine tek başına
imal edemez. Bu ve buna benzer nice etrafımızda binlerce örneklerdeki, mahlukatın
kemalatında irade denilen seçenek ve seçme hakkı ve yüklendiği sorumluluğu
yoktur.
İkincisi, fiiller
yine emir olunduğu üzere yerine getirirken, bu işlerin gayesini, nedenlerini,
ne için yapıldığını fark etmek ve artık umur adıyla işlerin umurunda olunarak
yapılmasıdır. “Emir olunduğun gibi dosdoğru ol!” hitabınca donanımlarını fark
ederek her işi yaparken diğer mahlukattan, umurunda olarak ayrılmaktır. Bu
noktada, her fiil, artık failinin seçimine bırakılmış gibi görülse de,
yapılması gerekeni, olması gerektiği gibi değil de, yapılması gerektiği için
yapmak gibi bir desise ile varılan neticelerde hayır ve şerri ayırmak güçtür. Çünkü
bir şeyi kul için yapmak menfaat, Allah için yapmak marifet içindir.
İnsanın tüm
mahlukata, hatta melekut alemine üstün kılındığı safhada, Haşr suresi, yirmi
birinci ayet mucibince;
لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ
عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ
اْلاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ{٢١}
Kur'an-ı Kerim ( 547 )
“Eğer biz bu Kuranı
bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu Allah c.c korkusundan baş eğerek parça
parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
Dağların taşların
yüklenemediğini elbet insan yüklenecek ve dağı taşı kendi isteği doğrultusunda
şekillendirecekti. Her şeyin emrine sunulduğu iradeyi Murat la karıştırdı. Küçük
dağları ben yarattım sandı. Her şeyin emrine sunulduğu nimetleri de muradından
ayırdı. Çünkü nimetlerin de yönü tekamül üzeredir. Binecekleri vasıta yoluyla
hizmetlerini tamamlarlar. Bir buğday tanesinin hizmetine, ereğine bakıp düşünen
akıl sahibi asla nimetlere hor bakamaz. Bu nedenle insan vasfıyla
cisimlendiğimiz şu alemde bize verilen önce Hayy sıfatından bir nefes ile hayat
bulduktan sonra, Alim sıfatından bir nefes ile ilim kapısına vardığımızda,
boyut kazanarak zaman ve mekan çerçevesiyle mahlukata baktığımızda elimizden
tutan yöntem “biz bu misalleri insanlara ancak düşünüp ibret alsınlar diye
veriyoruz..” hükmünce kıyas yapmaktır. İşte o zaman kainat kitabının ne
olduğunu anlar ve hangi dilde
yazıldığını anlarız. Kıyas, misal; birin ikiyle olan münasebetince
ortaya çıkar ve anlaşılır. Bu safhada ortaya çıkan fark, firak her anlamda
ayrılık, zıtlığı da beraberinde ortaya çıkaracaktır ve irademize kendini
sunacaktır. İfrat ve tefrit arasındaki muvazeneyi tartan terazi iradedir.
İradenin danışmanı vicdandır.
Kısa bir girişle,
okuduğum kitaplardan hareketle anlatmak istediklerimi bir kenara bırakmış,
sanki birinin bana dikte ettirdiklerini yazar gibiydim. Bunu neden sonra fark
ettim. Demek böyle gerekiyormuş diyerek, Sözlerden birkaç nükteyi kainatın hava
dalgalarının aynasına gönderiyorum.
Risale-i Nur
Külliyatından, On birinci söz’ü okumaya
başladığımda karşılaştığım yazılar, bana
Kuran-ı Kerim’i işaret ederek inanmazsan gel de bak dercesine şöyle başlıyordu.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
٭ وَالنَّهَارِ اِذَا
جَلَّيهَا وَالْقَمَرِ اِذَا تَلَيهَ وَضُحَيهَا ٭
٭ وَ اْلاَرْضِ وَمَا طَحَيهَا وَ السَّمَاءِ وَمَا
بَنَيهَا وَ
الَّيْلِ اِذَا يَغْشَيهَا ٭
وَ نَفْسٍ وَمَا سَوَّيهَا ٭ الخ ٭
“On bir” inci sözün
başında karşılaştığım bu ayette, bir eksiğiyle “on” adet “vav” harfinin
büklümündeki kulluk nişanına takıldım. “I “Elif “ in Allah c.c esmasının ilk
harfinden, kulak içindeki kıvrımlardan ta taşıyıcı ve koruyucu sıfatının
aksettirdiği ana rahmindeki hıfz ve üç karanlık faz denilen alemlerden insan
vasfıyla şekillenen cenin’in tekamül yolculuğunda, şeklen bükülerek vav şekline
gelip, nereden, neden geldim? nereye nasıl gideceğim ve gitmekteyim?
sorularına, sırlarını sıvayan bir camın ayna haline gelerek eşyayı kendine
görünür kıldığı gibi gösteren satırlara öylece daldım gittim.
Ben kimim ve neyim
ki böyle bir Nur’un tercümanı olacağım derken, bir anda Sait ve Seyit
isimlerinin tecellilerinden hareketle Nur sahibi anlamının etkileşimiyle adının
sonuna eklenen bu isme mazhar olunan birinin
hitabını hisseder gibi oldum. Uzun bir süre önce odasının kapısındaki levhadan
talebeliğimi talep ettiğim bir sırada okuduğum iki kelimeden cesaret alarak,
şahs-ı manevisinden aldığımız feyz ve Yüce Allah c.c ve Resul-u Habib-i
Kibriya’nın izniyle, öyle ki; istemeyi isteten, yazı yoluyla yaydırmayı nasip
eden Allah’ın izniyle “yed-i emin” misali elimi eline bıraktım.
On birinci sözün
başındaki ayetlere baktığımda “Vav” harflerinin bir araya ne şekilde geldiğini
elbette müellifi bilir. Ancak “ve duha” ile başladığı halde o surenin içeriğinde
olmayıp, diğer surelerden anlamca derlenen lafızları görünce tesadüfen
yazılmadığını anladım. Hele, son lafız da “el hac” olarak bana kendini bildiren
rumuzu, farz olan “Hac” gibi algılayıp tefekküre dalınca bana yolculuğu ima
etti. Belki de bana kendini öyle bildiren o iki harf bir başkasınca başka bir
hakikati bildiren bir rümuzdur. Gayrıyı elbette Allah c.c bilir.
Öyle ki; Hac,
yeryüzü tuvalinde objelerimizi yerleştirmeye başlayacağımız merkez noktayı belirleyen, konum itibarıyla da, sıfır paralelinde olan o gizemli yokluğun, küçük
alem olan insanın, cesedinde yol alacağı ve onun her saniye kapısında milyarlarca
kez tokmak çaldığı kalbine doğru yönelerek yaptığı yolculukta azığını nasıl
hazırlaması gerektiğini ve vav’ın diğer bir hükmü olan “kasem” sırrınca kulluğu
hatırlayıp, verilenleri kullanmayı öğretiyor. Velhasıl Hac birçok cihetle
varılan istasyon hükmünde yeryüzü seyahatinden başka bir cihetle de, on birinci
sözlerde bana başka bir hakikat yolculuğunu anlattı. Öyle ki; bu insanın
kendini tanıma safhasında çevreden ibret ve kıyas ile, kendinden kalbine ve
oradan da kendinden kendine yolculuk diyebileceğim bir hidayet yolculuğuna
çıkardı. Kendi cisminde Kaben olan kalbine yapacağın yolculuk Mirac ile rucu
etme mertebelerine vardıran küçük duraklardır. İşte bedeninde çıktığın Hac
yolculuğunda taşlayacağın şeytan kendi nefsindir.
Ey Hidayet yolunun
yolcusu, en büyük kemalatını kendinden kendine tamamlarsın. Kimse kimseyi
tamamlayamaz.Tamam olan inşaatın çatısına dikilen bayrak gibi senin de bir
örtün çatına konulacak. O zaman Kemalatın mükemmelliğince “dönüş ancak O’na
dır” hükmünce, gidiş dönüşlü biletlerle tamamlanacaktır. O’na dönüş “La mevcudu
illa Allah” makamında ne artık yolculuk yoktur. Ne gidiş, ne geliş, ne
başlangıç, ne bitiş belli değildir. Ancak Allah bilir. Her nokta cisimlendikçe
boyut kazanır ama o noktada Haşr ve Bedii sırrınca sürekli süregelen bir
yenilenme ve her bitişin başlangıç olduğu an denilen boyut. İşte bu boyutu on
birinci sözün başına ve duha diyerek yerleştiren bir velinin sözlerinden bana
sızan fısıltılar. Duha; yaratılışın zaman ile biçimlenmesi, şekillenmesi anıdır
ki, bunu denizler dolusu mürekkeple yazsak anlatmaya, anlamaya ve yazmaya
yetmez.
On birinci sözün
başına koyduğu ayetlerin akışına beni teslim eden ve ille de iman ve Kuran
diyen bir zatın nuruyla devam ediyorum.
İkinci ayette,
kamer, ayın, gündüzün, gecenin hizmet üzere ictima vaziyetiyle birbirleriyle
çekişmeksizin muhabbet ve uygunlukla görevlerini yaparken insana diğer yandan
haşr ve neşri öğreterek örnek oluyorlar. Bunun aynen insandan da tezahürünü
anlatıyorlar. On birinci söze- On birinci ayet olan Duhan suresini yerleştiren
ve on tane vav dan sonra yanına on birinciyi de hacla tamamlatan bir
yolculuktayım.
Duhan O en
karanlığın sıyrıldığı gecenin, rahimden sıyrılan bir çocuk misaliyle gündüzü
doğurduğu bir anda belirlenen insan suretinde şekillenen ve bizi, bize, bizim
gibi gözükerek bildiren Hz. Muhammed
s.a.v nin Rahmani nur’unun cismani sıfatlara dönüşmesi ve Adem-Alem ilişkisinde, kainatı ve kendini bilme,
bildirme, uygulama safhaları on birinci sözden fışkıran nur damlacıkları
oluyor.
Ardınca şems
misaliyle buyuruyor; Nasıl ki güneş akşamüzeri battı diye yok olmuyor, sadece
bir dahaki haşre, yenilenmeye kadar yani bir daha sıra sana gelinceye kadar
devri daimdedir. Öyle ki; tıpkı senin bedeninde alıp verdiğin nefes gibi gidip
geliyor, ışığını alıp veriyor. Bunları yaparken kendini yok etmiyor. Güneş
battı diye güneş yok olmuyor, gündüz oldu diye de ay yok olmuyor, kendini
göstermesi için karanlığı bekliyor. Güneş ısıtırken yakmıyor, aydınlatırken
gözünü kamaştırmıyor. Eğer perdelerimiz ve perdeleri olamasaydı Koruyucu olan
Rahim sıfatı tecellisini nasıl hissettirebilirdi. İşte on birinci sözün
mahiyetinde hakikat deryasında yüzerken bir girdaba kapılmamak için gerekeni ve
sahip olduğun aletlerini teçhizatlarını insana yudum yudum içirir gibi bildiren
bir müellifden gelen esintiler.
Dur bakalım diyor,
ayetlerin huzuruna varmak için geminde gerekli donanımlarını tedarik et. Her
şeyden bir çift yüklediğin vücut gemindeki zıtlıkları önce ayır. Geminin
bakımını yap, rota belirlemen yetmez, gemi sağlam olmalı bir yerinde en küçük
delik geminin su alıp batmasına neden olur.Mürettebatını da ona göre ayarla, o
geminin dümencisini mutfağa koyarsan, ya da dümeni kolsuz birinin eline
verirsen alabora olursun. İşte önce donanımını sonra donanmanı hazırla sonra
sefere çık.
Efal den fiil
oluşturmak için meful olduğunu bilmek gerek. Diğer bir dille yaptığımız
işlerden mesul olacağız. İrade ve sorumluluğa geri döndük bir daha. Çünkü çıktı
karşıma yine İsra ; “Gece ve gündüz, güneş ve ay hesabı bilmeniz için gecenin
karanlığını aydınlatan gündüzün tebdilini ediyorlar.” Fussilet 41 .Ayet diğer
bir yönden elinde tespih uzanıyor,” gece ve gündüz onu tespih eden melekler ve
felekler” Hadid 57 “gece uzar gündüz kısalır” tıpkı ömür uzadıkça bedenin
fiillerinin azaldığı gibi..Alınacak ibretler çoktur.
Tekrar on birinci sözlerin
ışığında yola devam edersek, önce alem içinde adem olup merkeziyetini tayin
ederken, ister adımını ister rotanı hangi yöne doğru atacağını şöyle bir düşün
ve verilen misallerle masal alemine dal. Kendini saraylarda şölenlerde eyle
ama, iradeni, muradını, mürid olarak bil ve işittiğini irşat ederken, hakiki
bir mürşit bulma yolundan, hakikatin bilgisiyle donanmaya hazır bir mürşit olma
yolunu seç.
Not; Yazılarımda her ne kadar alıntılarım olsa da tasdikli olup , yeni kitabımdan derlemelerdir. Yalnız Allah c.c rızası için paylaşılmakta olup ticari amaçlı kullanılmaması rica olunur

