بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم
Risale-i
Nurlarla nasıl tanıştım ve damlayan
damlacıklarla nasıl hem hal oldum;
Risale-i Nur Külliyatını okumaya ilk önce “Sözler” le başlamıştım.
Bunun her şeyde aradığım anlam gibi bir nedeni vardı. Bu arayışım bilimsel perde
altında gizlenen felsefi nedensellikte olduğu gibi maddiyyun bağlarıyla nedenin
nedenini nedende aramak, yani sebebi sebebe bağlamak değil, sebepten anlam
çıkarmak arayışıydı. “SÖZ” daha yüksek anlamda KELAM gözün yanılgılı
görüntüsünün ötesinde bir merkezden alındığı için, OKU! emriyle başlayan bir ses biçimiyle kulaktan dinleyerek algılanan
hakikatin ve Hak’ kın hitabını duymayı yeğledim. Külliyenin içine girdikçe her
okuyuşumda, farklı tezahüratlarla, tezatlarla,
türlü olaylarla karşılaştım. Bu nasıl bir hikmetti ki yaşadığım bir
olayın, derd ettiğim bir sorunun yanıtını okuduğum paragraflarda buluyor, yada tam
aksine okuduğum bir kelimenin anlamını yaşıyordum. Bunun Tevafuk olduğunu,
lügat karıştırarak anlamı ne diye bakmaktan çok, yaşayarak öğrendim
Bir eşya kaybolmazsa aranmaz misali, neye ihtiyacım varsa buradayım
dercesine kitap, bitap yüreğime hitap edercesine, beni çağırıyordu. Öyle ki
yıldız böceği gibi yörüngemden çıkmış burnumun doğrusunda sadece önümü görmeye
çalışırken, sağımı solum fark edemeyen zifüs halimle, elime tutuşturulan her
feneri pili bitene kadar tuttuktan sonra karanlıkta kaldığımda, pencerenin
perdesini aralamayı akıl edemeyip, ille de bir rüzgar bekleyen naçar bir
durumda idim.
Ne çok kitap okumuştum, ne çok bilgi depolamıştım ama hepsi, içinde
giyilmeyen elbiseler bulunan ağzına kadar dolu bir sandıkta gömülü gibiydiler. Ne
zaman sandığın ağzını açıp bir giysi almaya kalksam hepsi birden dışarı
dökülüyor, onları toplamaktan giysiyi giymeye vakit bulamıyordum. Onca saçılı
envarın ziyasıyla, gözlerim kamaşarak, hiç bir libası seçemiyor, ne giyeceğime karar veremiyor elimde gezdirip, seyyar satıcı
gibi ona buna sorup duruyordum.
Risale-i Nurları okumaya, “Sözler” le başladıktan sonra bir an evvel
bunu bitireyim de diğerlerine geçeyim diyordum. Ne yanılgı. Elime aldığımda
daha ilk paragrafta içim içime sığmadı. “Besmele her işin başıdır” Burada öyle
bir kalakaldım ki “veyl” bana dedim. Okumaya başlarken hiç de aklıma
gelmemişti. Sadece bir iki hececik söz olarak bile, bir de deccalın desisesiyle,
bunu okuyacağına aç Kuran oku da bari ölmüşlerine….
Sus der gibi Besmeleyle bir ağaca çarpmışçasına kendime geldim. O zaman
anladım ki, ben bir adamın yazdığını değil, Allahın C.C emrine davet eden bir münadinin
hitabına maruz kalmışım. Halbuki, bir kitabı okumaya başlamadan önce genelde
herkesin kitabın arkasına bakarak yazarının kim olduğunu merak ettiği gibi
değil, tam aksine, müellifi tanırsam
tesirinde kalırım diye, önce söylediğine kulak vermek istediğim için, henüz
biyografisine tarihçe-i hayatına bakmadan, okumaya başlarım. Sözlerle başlama
nedenimin ikinci gerekçesi de buydu. Okudukça yazılanlarda, bana sözlerden
kendini tanıtan birini de göremedim. İfadelerini okuduğum kişi değil, bir
ruhaniyetti ve kendi nefsiyle hasbi haldeydi. O hasbi haldeki nefis sanki ben
olmuştum. Okuyan, yazan, yazdıran, okutan bir olmuştuk. Çünkü öyle ifadeler
okuyordum ki, okumuyor yaşıyordum sanki ve bir daha okuyayım diye döndüğümde o
ifadeleri bulamıyordum. E demin burada okumamış mıydım diye dönüp duruyordum. Evet
bunu okudum şimdi burada bir yerdeydi, yoksa burada mıydı derken Kuran, Cevşen,
İlmihal, Hizbul envar birbiriyle el ele tutuşmuş beni kuşatıyor ve ben onların
içinde kayboluyordum. Yine bu ademiyet içinde oku! İle başlayan Kuran
hatimler' imden sonra, -Dinle! ile başlayan Mesnevi den, sonra Yaz! İle başlayan
bir emirle küçücük kibrit kutuları üzerinden yayılan parçacıkların toplandığı, kah
ağaç dibinde kah ağaç tepesinde kökü
Hakka uzanan bir ağacın hem haliyle, meyve verme gayretiyle, yazılan
yazılar. Elimdeki satırlar dile geliyor ve yaz diyorlar bana da , yaz! İşte ben
o yazıyım. Evvelim ağaç yapraklarına nebatat üzerine, deri parçaları post
üzerine ve tablet denilen kayalar üzerine yazılan o yazı dır. Okuma bilmeyenin
okuduğu yazıdır, gören gözün değil gören gözü sağır kalbe ulaştıran sesin
bildirdiği yazıdır. Ve Muhammed S.A.V in iki kaşının ortasından fışkıran ve
bilmem kaç cihetle yaydığı envarın harfleridir. Ahirim ise şekillenerek
matbuata dönen ve elmas kalemlerle yaz emrine uyan yazıcıların şekillendirdiği
ve akıl sınırına sığdırıldığınca sürekli
yazılarak icraat eden sayısız mektupcuların ille de yaz emrini yazarak
çoğaltırken aynı zamanda gözde kalmayıp yazdıran bir ilmin kalemleri kelamları,
harflerin muhabbetiyle birleşen gönüllerin ve imanın muhabbetidir. Muhammed’in
S.A.V ın“Mim” inin “Be” sindeki muhabbettir. Yazmak hizmettir. Hadim hizmetle,
Baliğ, Belagatle, Mürşit, işaretle, İrşatla ve Katib Kitabını
da Mektubat’ larla Risale ederek irsal edip visale vasıl ediyor. Haşır
ve neşir tabiatta Malik ül Mülkün matbaasından bize bakan cihetle neşriyatla
bedi oluyor ve ta kıyamete kadar ,iman ve Kuran
hizmetinde olacak. Ta ki o büyük günde herkesin kendi kitabını okuyacağı
güne kadar. Ve o kitabı her saniye kalemsiz yazarken, bari kalemle yazarken
yazılanı bil ve kaleminin ucunu eline batırmadan, iyi kullan ve sadece O nun
rızası için yazılanları, iyi belle, iyi
yaz. Bu sırra binaen Risale-i Nur
okumam bitmediği gibi, her okuyuşta daha da artan bir okuma şevkiyle
aslına sadık kalarak Nurlardan sızan damlaları birer birer toplayıp okuyanların
okudukça okuyası bir şekilde bitmesini istemeyenler için, çoğaltmaya sevk olundum.
Bu amaçla çalışmalı dersleri talebeliğimin devamını sağladığı için çok
seviyorum.
