28 Aralık 2013 Cumartesi

HİDAYET YOLU






 بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيم


            Risale-i Nurlarla nasıl tanıştım ve  damlayan damlacıklarla nasıl hem hal oldum;

Risale-i Nur Külliyatını okumaya ilk önce “Sözler” le başlamıştım. Bunun her şeyde aradığım anlam gibi bir nedeni vardı. Bu arayışım bilimsel perde altında gizlenen felsefi nedensellikte olduğu gibi maddiyyun bağlarıyla nedenin nedenini nedende aramak, yani sebebi sebebe bağlamak değil, sebepten anlam çıkarmak arayışıydı. “SÖZ” daha yüksek anlamda KELAM gözün yanılgılı görüntüsünün ötesinde bir merkezden alındığı için, OKU! emriyle başlayan bir  ses biçimiyle kulaktan dinleyerek algılanan hakikatin ve Hak’ kın hitabını duymayı yeğledim. Külliyenin içine girdikçe her okuyuşumda, farklı tezahüratlarla, tezatlarla,  türlü olaylarla karşılaştım. Bu nasıl bir hikmetti ki yaşadığım bir olayın, derd ettiğim bir sorunun yanıtını  okuduğum paragraflarda buluyor, yada tam aksine okuduğum bir kelimenin anlamını yaşıyordum. Bunun Tevafuk olduğunu, lügat karıştırarak anlamı ne diye bakmaktan çok, yaşayarak öğrendim
Bir eşya kaybolmazsa aranmaz misali, neye ihtiyacım varsa buradayım dercesine kitap, bitap yüreğime hitap edercesine, beni çağırıyordu. Öyle ki yıldız böceği gibi yörüngemden çıkmış burnumun doğrusunda sadece önümü görmeye çalışırken, sağımı solum fark edemeyen zifüs halimle, elime tutuşturulan her feneri pili bitene kadar tuttuktan sonra karanlıkta kaldığımda, pencerenin perdesini aralamayı akıl edemeyip, ille de bir rüzgar bekleyen naçar bir durumda idim.
Ne çok kitap okumuştum, ne çok bilgi depolamıştım ama hepsi, içinde giyilmeyen elbiseler bulunan ağzına kadar dolu bir sandıkta gömülü gibiydiler. Ne zaman sandığın ağzını açıp bir giysi almaya kalksam hepsi birden dışarı dökülüyor, onları toplamaktan giysiyi giymeye vakit bulamıyordum. Onca saçılı envarın ziyasıyla, gözlerim kamaşarak, hiç bir libası seçemiyor, ne giyeceğime  karar veremiyor elimde gezdirip, seyyar satıcı gibi ona buna sorup duruyordum.
Risale-i Nurları okumaya, “Sözler” le başladıktan sonra bir an evvel bunu bitireyim de diğerlerine geçeyim diyordum. Ne yanılgı. Elime aldığımda daha ilk paragrafta içim içime sığmadı. “Besmele her işin başıdır” Burada öyle bir kalakaldım ki “veyl” bana dedim. Okumaya başlarken hiç de aklıma gelmemişti. Sadece bir iki hececik söz olarak bile, bir de deccalın desisesiyle, bunu okuyacağına aç Kuran oku da bari ölmüşlerine….

Sus der gibi Besmeleyle bir ağaca çarpmışçasına kendime geldim. O zaman anladım ki, ben bir adamın yazdığını değil, Allahın C.C emrine davet eden bir münadinin hitabına maruz kalmışım. Halbuki, bir kitabı okumaya başlamadan önce genelde herkesin kitabın arkasına bakarak yazarının kim olduğunu merak ettiği gibi değil, tam aksine,  müellifi tanırsam tesirinde kalırım diye, önce söylediğine kulak vermek istediğim için, henüz biyografisine tarihçe-i hayatına bakmadan, okumaya başlarım. Sözlerle başlama nedenimin ikinci gerekçesi de buydu. Okudukça yazılanlarda, bana sözlerden kendini tanıtan birini de göremedim. İfadelerini okuduğum kişi değil, bir ruhaniyetti ve kendi nefsiyle hasbi haldeydi. O hasbi haldeki nefis sanki ben olmuştum. Okuyan, yazan, yazdıran, okutan bir olmuştuk. Çünkü öyle ifadeler okuyordum ki, okumuyor yaşıyordum sanki ve bir daha okuyayım diye döndüğümde o ifadeleri bulamıyordum. E demin burada okumamış mıydım diye dönüp duruyordum. Evet bunu okudum şimdi burada bir yerdeydi, yoksa burada mıydı derken Kuran, Cevşen, İlmihal, Hizbul envar birbiriyle el ele tutuşmuş beni kuşatıyor ve ben onların içinde kayboluyordum. Yine bu ademiyet içinde oku! İle başlayan Kuran hatimler' imden sonra, -Dinle! ile başlayan Mesnevi den, sonra Yaz! İle başlayan bir emirle küçücük kibrit kutuları üzerinden yayılan parçacıkların toplandığı, kah ağaç dibinde kah ağaç tepesinde kökü  Hakka uzanan bir ağacın hem haliyle, meyve verme gayretiyle, yazılan yazılar. Elimdeki satırlar dile geliyor ve yaz diyorlar bana da , yaz! İşte ben o yazıyım. Evvelim ağaç yapraklarına nebatat üzerine, deri parçaları post üzerine ve tablet denilen kayalar üzerine yazılan o yazı dır. Okuma bilmeyenin okuduğu yazıdır, gören gözün değil gören gözü sağır kalbe ulaştıran sesin bildirdiği yazıdır. Ve Muhammed S.A.V in iki kaşının ortasından fışkıran ve bilmem kaç cihetle yaydığı envarın harfleridir. Ahirim ise şekillenerek matbuata dönen ve elmas kalemlerle yaz emrine uyan yazıcıların şekillendirdiği ve akıl sınırına sığdırıldığınca  sürekli yazılarak icraat eden sayısız mektupcuların ille de yaz emrini yazarak çoğaltırken aynı zamanda gözde kalmayıp yazdıran bir ilmin kalemleri kelamları, harflerin muhabbetiyle birleşen gönüllerin ve imanın muhabbetidir. Muhammed’in S.A.V ın“Mim” inin “Be” sindeki muhabbettir. Yazmak hizmettir. Hadim hizmetle, Baliğ, Belagatle, Mürşit, işaretle, İrşatla ve Katib  Kitabını  da Mektubat’ larla Risale ederek irsal edip visale vasıl ediyor. Haşır ve neşir tabiatta Malik ül Mülkün matbaasından bize bakan cihetle neşriyatla bedi oluyor ve ta kıyamete kadar ,iman ve Kuran  hizmetinde olacak. Ta ki o büyük günde herkesin kendi kitabını okuyacağı güne kadar. Ve o kitabı her saniye kalemsiz yazarken, bari kalemle yazarken yazılanı bil ve kaleminin ucunu eline batırmadan, iyi kullan ve sadece O nun rızası için yazılanları, iyi belle, iyi  yaz. Bu sırra binaen Risale-i Nur  okumam bitmediği gibi, her okuyuşta daha da artan bir okuma şevkiyle aslına sadık kalarak Nurlardan sızan damlaları birer birer toplayıp okuyanların okudukça okuyası bir şekilde bitmesini istemeyenler için, çoğaltmaya sevk olundum. Bu amaçla çalışmalı dersleri talebeliğimin devamını sağladığı için çok seviyorum. 

(Hidayet Yolu adlı kitabımın bir bölümünden alıntıdır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder